Bal-Kaymak

Bal kaymak illüstrasyonu

“Şundan yesenize yaa, evde âlâsı var ama yemiyoruz” dedi sarı saçlı kadın bıçağını hunharca bal ve kaymak dolu kaseye daldırırken. Masadaki diğer iki arkadaşı ellerinde bıçak, sessizce onu izliyor, sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Aslında şu masada bal ve kaymak yemek akıl kârı mıydı, tartışılırdı, çünkü sarı saçlı arkadaşları öyle bir iştahla yiyordu ki, eğer içlerinden biri o küçük kaseye bıçağı daldıracak olsa nasıl bir tepkiyle karşılaşırlardı, bilemiyorlardı. En iyisi hiç bulaşmamaktı.

“Ay hadi, alın, alın!”

Üç kişiydiler. Amerikan Diner’larını hatırlatırcasına yapılmış kafede, kırmızı suni derili ikili koltuklar, arada masa olacak şekilde karşılıklı yerleştirilmişti.  Hoparlörlerden, klasik yabancı şarkıların yeniden düzenlenmiş kötü ve ucuz versiyonları çalıyordu. Sarı saçlı kadın, koltuğa tüylü tokalı arkadaşı ile oturmuş, kızıl saçlı arkadaşları ise onların karşısına yerleşmişti. Menüyü uzunca bir süre incelemiş, karar verememişlerdi. Daha doğrusu tüylü tokalı arkadaşları, onaylamaz ifadesiyle, “ay şimdi o yenmez, kim bilir nasıldır”, “aa onu mu yiyeceksiniz” gibi her öneriye karşı çıktığı manipülatif söylemleriyle, onları  bir şey seçmekten vazgeçirmiş; sarışın kadının kararı garsona bırakmasına izin vermişlerdi.  

Kahvaltıyı oturup beklemektense, kafenin dışına çıkıp, soğuk havada bol bol sigara içmişlerdi. Sarkmış vücutlarına giydikleri parlak eşofmanlar, düşündüklerinin aksine onları daha da yaşlı göstermiş, sigaradan çatallaşmış sesleriyle dedikodu yapıp şen kahkahalar arasında içeriyi gözlemişlerdi. “Nerede kaldı kahvaltımız şekerim? Aaa bu nasıl servis canım?” diyerek tenha kafede gerginliğe sebep olmuş, şimdiden antipati kazanmışlardı. Tekrar sigara içmeye çıktıklarında kahvaltıları gelmiş, garsonlar ‘Masa niye boş, nerede bunlar’ diye bakınırken kadınlar, sarı saçlı arkadaşlarının önderliğinde büyük bir hışımla içeri girmiş, “Ay nihayet yaniii!” diyerek garsona ayıplarcasına bakarak masaya oturmuşlardı.

Aralarında en alımlıları sarı saçlı olanıydı. Yaşına rağmen edası ve duruşu, herkesin ilgisini çekmeyi başarmıştı; kimi zaman espri konusu olsa da. Sırtının ortasına kadar uzanan kuaför dokunuşlu hafif dalgalı saçlarını şöyle bir geriye atar, etrafı şuh bakışlarıyla kolaçan ederdi. Doğuştan cilveliydi. Gülüşü bile işveliydi. Kahkaha attıktan sonra hafifçe bir iç çeker ve etrafı kontrol etmeye devam ederdi, kendisine bakan eden var mı diye. Asla makyajsız dışarı çıkmazdı. Uzun takma tırnakları, kırmızı ojeliydi. Süet, siyah taşlı ve arkasında kaplan resmi olan bir eşofman üstü ile altına süet alt takımını giymişti. Her kısa boylu yaşlı kadının vazgeçilmezi olan dolgu topuklu ve bol taşlı beyaz spor ayakkabıları ile kombinini tamamlamıştı. Mevsim kış olduğundan, kolsuz kaz tüyü montlarından birini almıştı üstüne. Kendi yansımasını her gördüğünde, büyük bir beğeniyle süzüyordu aynayı.

Kısa kızıl saçlı olan, aralarında en sessiziydi; kendi halinde ve dünyasında yaşayan bir kadın. Omuzları düşmüş, kaderine razı bir hali vardı, sarı saçlı arkadaşının yanında. Etrafa üzgün, kaçamak bakışlar atardı ara sıra. Kendisi içmediği halde, onlarla beraber sigara içmeye çıkıyor, geri geliyor, çok az konuşuyordu. Saçının kızılı son derece sıradandı; kısa kesilmiş saçları, öylesine taranmıştı. Marketlerde satılan ucuz boyalarla kendisi boyuyordu saçını. Ancak ayda yılda bir düğün olursa kuaföre giderdi, yaptırdığı tapon bir model vardı zaten yıllardır, başka da bir lüksü yoktu.

Makyajsız yüzüne dalgın bir ifade yerleşmişti. Sanki sürekli dertliydi, gözleri uzaklarda, bir şeyleri düşünüyordu. Siyah, düz, penye bir eşofmanın üstüne, yuvarlak yakalı siyah bir bluz giymişti. Onun bu sadeliği, arkadaşlarının frapanlığını daha da öne çıkartmıştı.

Tüylü tokası olan üçüncü kadının saçı ise soğan kabuğu rengindeydi. Solaryumdan koyulaşmış sahte bronz teniyle saçları neredeyse aynı renkti. Öylesine yarım toplanmış saçındaki kocaman beyaz tüylü tokası, tavşan kuyruğunu andırıyordu. Altın sarısı bir tayt giymiş, mor taşlı kapüşonlu bir bluz giymişti üstüne. Yarım toplanmış saçı ile ‘Ay öylesine çıkıverdim ayol’ imajı yaratmıştı. Ama kızıl saçlı arkadaşı, onun daha önce ‘öylesine’ hazırlanmalarına çok şahit olmuştu; emindi ki o dağınık saçla bile çok uğraşmıştı. Sigara ve ağır şekerli parfüm kokusu birbirine karışmış, yan masadakilerin bile nefesini tıkıyordu. Fazla botokstan kaşları kalkmış, yeni dolgu yapılmış dudaklarının üstüne sürdüğü parlatıcı, ışıkta parlıyordu. Şişkin ağzı ile zor yemek yiyor, lokmalarını çiğnerken, yemek yiyen bir balık gibi görünüyordu. Hatta hiç sormadığı halde, kızıl saçlı arkadaşına, durmadan; “Ay şekerim benim doktorumu tavsiye edeyim sana çok iyi valla, Hülya Avşar bile ona gidiyormuş” diye saatlerce botoks ile dolgunun ne kadar şahane bir şey olduğunu anlatır, adeta beyin yıkardı. 

O, sarı saçlı kadınla nispeten daha yakındı; hep öyleydi. Hatta çoğu zaman ikisi birlikte vakit geçiriyor denilebilirdi. Ama kızıl saçlı arkadaşları, kendilerinin tenezzül etmediği dandik ayak işlerini hallettiğinden, onu da bazen çağırılardı. Tüylü tokalı kadın, bazen de sarı saçlıya olan hasedini, öfkesini kusardı kızıl saçlı kadına. Yüzünde hain bir ifade vardı. Etrafındaki insanlara fit sokmaktan, ortalığı bulandırmaktan büyük bir keyif alır, sonra da gururla yarattığı eserini izlerdi. “Ay dedikodu yapmış olmak gibi olmasın ama” ile başlayan cümleleri hiç bitmezdi. 

“Ay alın, alın” diye ısrar ediyordu sarı saçlı kadın.

Kızıl saçlı kadın, çaprazında oturan tüylü tokalı arkadaşına kafasını kaldırmadan, gözlerini dikti. ‘Sence?’ diyordu. ‘Sence o bal ve kaymağı ekmeğime sürecek kadar geri zekâlı mıyım?’ Gözleri ile konuşuyorlardı.

Eğer arkadaşını azıcık tanıyorsa bal kaymağa yanaşmazdı, çünkü sarı saçlı arkadaşı ne kadar ısrar etse de paylaşmayı pek sevmezdi.

Tüylü tokalı kadın milimetrik kafa hareketi ve hafif muzip bir gülümseme ile ‘Alsana biraz’ dedi bakışlarıyla.

Kızıl saçlı kadın ise dudaklarını büzerek bıçağını yavaşça masaya koydu.

“Aa doydun mu yoksaaaa?” dedi son heceyi uzatarak ve geriye yaslandı sarı saçlı kadın, şımarık bir çocuk edasıyla.

“Yok ondan değil, çayım bitti. Söyleyelim garsona da çay getirsin” dedi kızıl saçlı kadın

“Ay eveeet, bize de getirsiiin.” Diye ekledi tüylü tokalı kadın.

Sarı saçlı kadın masadaki hiçbir reçele ve peynire dokunmuyor, sadece ekmeğe bal ve kaymak sürüp yiyordu. 

Bu sırada tüylü tokalı kadın yanında duran ekmek sepetini kızıl saçlı kadına doğru itti. 

Ekmek sepeti de yanına gelmişti kızıl saçlı kadının.

“Canım, niye öyle koydun şimdi?” diye sordu kızıl saçlı kadın.

“Ay azıcık da siz yiyin, bir saattir ben yiyorum ekmekleri!” diye cevapladı tüylü tokalı kadın.

“Kızım ne yedin? Topu topu bir ekmek! Al şunu o tarafa.” dedi hışımla kızıl saçlı kadın.

Çaylar da tazelenmişti o sırada. Tüylü tokalı kadın gözlerini arkadaşını dikmiş, ‘Hadi’ diyordu parlayan gözleriyle.

Bir yandan sarı saçlı kadın, hâla iştahla bal kaymağı yemeye devam ediyordu.

Öte yandan kızıl saçlı kadının eli bir türlü varmıyordu ekmeğe. Gerilmişti. Başına ağrı girmeye başlamıştı. Ne diye zorluyordu sanki? Kendi niye denemiyordu? Zaten grupta kurban hep o olurdu! Kendisi kenara çekilir, sonra birini zorlar ve izler. “Kadın gençliğinden beri böyle, yaşlandı pörsüdü, hala aynı huy” diye geçiriyordu kafasından.

Midesi bulanmaya başladı. Bir yudum çayından içti. Belki de peynir-ekmek mide bulantısını bastırması için iyi olacaktı, ama bunu yapması tüylü tokalı arkadaşını daha çok çileden çıkaracaktı. Bu da ekstradan baskı demekti.

Hızlı davranmaya karar verdi. Önce ekmeğinden bir parça kopardı, sonra da otlu peynirden bir lokma aldı ve hızlıca ağzına attı. Bu sırada tüylü tokalı arkadaşının ‘Ne yapıyorsun sen, bal kaymak yemen gerekiyordu!’ bakışını görmezden gelerek, yavaşça bıçağını kavradı. Ekmeğinden bir parça kopardı. Bal ve kaymak dolu kaseye uzandı. Fakat zamanlamayı ayarlayamamıştı; sarı saçlı arkadaşı ile aynı anda bıçak sokmuştu kaseye. Bıçaklar çarpıştı; kulakları tırmalayan ince bir ”çın” sesi kapladı ortalığı.

İşte o an, iki arkadaş göz göze geldiler.

Sarı saçlı kadının suratındaki o beklenmedik şaşkınlık ve hayal kırıklığını, ne bir tablo anlatabilirdi, ne bir şiir, ne bir şarkı, ne de tiyatro oyunundaki bir sahne…

Sanki, elinden zorla şekeri alınmış, zavallı bir çocuğun ifadesi vardı, sarı saçlı kadının yüzünde.

Nasıl yapardı? Sırasını bilecekti! Ama üç yetişkin, hatta üç yaşlı kadın kahvaltı ediyorlardı, hemen toplamalıydı kendini, sarı saçlı kadın.

“Ay pardon canım.” dedi kızıl saçlı kadın o sırada, fısıldar gibi bir ifadeyle.

“Yok canım al, al” dedi sahte bir gülümsemeyle sarı saçlı kadın, elinin ucuyla hafiften kaseyi ittirerek. Her ne kadar suratını değiştirmeye çalışsa da başarılı olamamıştı. Kızıl saçlı kadın düşünüyordu bir yandan ‘Çok mu ayıp ettim acaba?” diye. Bıçağına bulaşmış azıcık bal ve kaymağı sürdü ekmeğine ve sessizce yedi. Gözlerini çaprazda oturan tüylü tokalı arkadaşına çevirmişti.

‘Nasıl da parlıyor gözleri… Nasıl da tatmin oldu orospu, nasıl da zevk aldı şu küçücük bıçak kavgasından. Sırf şu ortamı yaratmak için sabırla çalıştı resmen, gözümün önünde! Ben de uydum ona, gider evimde yerdim sıçtığımın bal kaymağını’ diye sinirlendi kızıl saçlı kadın içinden. Sarı saçlı kadın derin bir nefes vererek bıçağını tabağın kenarına bıraktı.

Tüylü tokalı kadın “Aa şekerim doydun mu, çok iştahlıydın az önce?”

Kızıl saçlı kadın büyük bir sinir ve hayretle arkadaşını izliyordu, tüylü tokalı kadının gözleri o kadar parlıyordu ki, gözlerinin yaş dolduğunu sandı. Sarı saçlı kadın cevap verdi.

“Ay doydum canım”

“Sen yemiyor musun?” Cevap sırası kızıl saçlı kadına gelmişti.

“Ben de doydum.” Dedi öfkeli bir ses tonuyla.

“Ay ben hâla açım” diyerek ekmek sepetine önüne çekti, tüylü tokalı kadın. Suratına geniş bir gülümseme yayıldı. Diğer iki kadın, gergin bir şekilde arkalarına yaslanmış, kollarını kavuşturmuş ve onu izliyorlardı. Tüylü tokalı kadın, sinir bozucu sakinlikte ve yavaşlıkta, önce ekmeğinden bir parça kopardı. Sonra bıçağının ucuyla kaymak aldı, ekmeğinin üstünde gezdirdi, Bunları yaparken suratındaki hain gülümseme git gide yayılıyor, dolgunlaştırılmış parlatıcılı dudakları daha da parlıyordu. Sonra bıçağının ucuyla baldan biraz alıp, yine ekmeğinin üstünde gezdirdi. Bunları yaparken başını bir o yana bir bu yana eğiyordu, oyuncağıyla oynayan küçük bir çocuk gibi. Kafasını oynatırken saçındaki devasa tokanın tüyleri de oynuyordu, sanki sevinçten kuyruk sallıyor gibiydi. Özenle hazırladığı lokmasını ağzına götürdü ve bir balık gibi lokmasını çiğnemeye koyuldu. Daha bal kaymaklı lokma ağzındayken, arkadaşlarına döndü ve şöyle dedi:

“Ay kızlar, (omnomnom) hakikaten bal kaymak, (omnomnom) çok güzelmiş”.

2020


Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görsel, yazı, bilgi ve belge, sahibinden izinsiz değiştirilemez, kullanılamaz, yayınlanamaz. 

Tüm hakları saklıdır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s