Mutlu Döner

“Evladım, kime baktın?” 

Bu kulak tırmalayıcı kadın sesi, onu rüya aleminden çıkarıp kendine getirdi. Gözlerini pis, yosunlu ve bulanık sudan ayırıp, camdan kendisine bakan çatık kaşlı kadına çevirdi. Baş örtüsü gelişi güzel bağlanmış, parmak uçları kızarmış, muhtemelen elleri de dolma kokuyordu.

“Mutlu Döner’den geliyorum teyze, broşür dağıtıyorum.”

“Ay yok istemez, hadi hadi” diyerek aceleyle kapattı ahşap pencereyi kadın, ardından da perdeyi hışımla çekti.

Eski İstanbul evlerinden biriydi burası. Ahşap zamanla, siyaha çalan bir renk almıştı. Nereden çıktığı belli olmayan bir duman tütüyordu evin çatısında. Hava soğuk ve yağmurluydu. İki katlı bu ahşap ev, geniş bahçesi ve minik süs havuzu ile aradan geçen yıllar boyunca gösterişini yitirmiş, yaşanmışlığın izlerini taşıyordu. İstanbul gibi, o da hayatın sillesini yemişti, neredeyse yıkılmak üzereydi. İçinde oturanların onu yenilemeye parası yoktu anlaşılan. Ama en nihayetinde içinde yaşayanların fakirliğini örten, gururlu ve gösterişli bir evdi, tüm darbelere rağmen ayakta duruyordu. 

Oldum olası eski evleri severdi genç çocuk. İçinden “Acaba kimler yaşadı bu evlerde, neler yaşandı” diye düşünürdü. Bazen eski bir yalının önünde otururdu, eski İstanbulluların ev yaşamını hayal ederdi; neler konuştuklarını akşam yemeklerini, yemekten sonra ne yaptıklarını, kahvelerini ne zaman içtikleri… Kendine has gizli eğlencelerinden biriydi bu.

Bu bahçe kapısı açık ev adeta onu davet etmişti, bu yüzden broşür dağıttığını unutmuş , kendini yosunlu havuzun başında buluvermişti.

Kurbağa sesiyle irkildi genç çocuk. Artık bahçeden, bu gururlu evden ayrılması gerekiyordu. Son bir kez baktı; ne şiirler, ne öyküler yazılırdı bu ev üstüne. Bahçe kapısını arkasından kapatarak evden uzaklaştı.

O gün çok üşüyordu. İnce kottan pantolonu ıslanmış, bacaklarına yapışmıştı. Eski ayakkabıları yolun tüm suyunu çekmiş, içindeki çorapları ıslanmış, ayağı buz kesmişti. Daha dağıtması gereken 1470 “Mutlu Döner” broşürü vardı. Broşür torbasını tutan eli soğuktan hissizleşmiş, diğer eli ise cebinde var olma çabasını sürdürüyordu. İnişli çıkışlı dar sokakta her saniye bıraktığı nefesin buharının içinden geçiyordu. Sağlı sollu park etmiş arabaların camları, posta kutuları, kapı aralıkları, borular… Nereyi görse broşür bırakıyordu.

“Mutlu Döner”. Mahalle merkezindeki altıncı kez el değiştiren köşe dükkanı tutmuşlardı. Ondan önceki işyeri bir butikti ve açılalı çok olmamıştı, ama ne gelen olmuştu, ne giden. Kapanmıştı kısa sürede. Kimse hatırlamıyordu bile orada bir butik olduğunu bir zamanlar.

Mutlu Döner’in mutlulukla pek ilgisi yoktu aslında, Ahmet Usta’nın soyadı idi. Ama sevimsizlik abidesi gülen bir döner logosu, kızartılıp yenmekten pek memnun gibiydi. Kebapçı, börekçi, kumrucu… Mahallenin adını yiyenler ya da şişmanlar olarak değiştirseler daha iyi olurdu.

Yürüdüğü sokak eski bir sokaktı, ait olduğu mahalle ise İstanbul’un eski mahallelerinden biri. Sevimsiz, mozaik apartmanların olmadığı, iki katlı ahşap ve fakir evlerin bol olduğu bir sokak. Bazı evler birbirine yapışıktı. Kimi elden geçmiş, beyaza boyanmış, kiminin kapısına kilit vurulmuştu. Arada bahçeli bir kaç güzel ev görüyordu, bakmaktan alamıyordu kendini.

Eski sokakta yürümeye devam ederken 27 rakamı çarptı gözüne. Epey eski, zamanla çatlamış bir seramiğin üstünde, süslü bir 27. Bahçenin etrafını çevreleyen bir kaç beton sütun, ve siyah demir parmaklıklar diğer evin duvarı ile birleşiyordu. Bahçenin giriş kapısı soldan, yıpranmış, eski, siyah demir bir kapısıydı. İki yanındaki beton sütunlardan sağ tarafta olanda, 27 rakamının yazılı olduğu seramiğin altında, antika sayılabilecek yeşil bir posta kutusu vardı. Broşürü posta kutusuna atmadan önce, bahçeye göz atmak istedi ama ağaçlardan ve onları saran sarmaşıklardan pek bir şey seçilmiyordu. Görebildiği kadarıyla evin bahçesi pek genişti. Ev bu bakımsız yeşilliğin ortasında kalmıştı, ve her yeri yabani otlar sarmıştı. Evin bahçesi hakkında düzenleme hayalleri kurmaya başlamıştı bile “Şuranın bu kısmına domates ekerim, şuraya taş döşerim ahşap masa koyarım ama yağmurda ıslanıp kötü olabilir…”. Evin içini de merak ediyordu. Küçük bir giriş vardı ön cephede, tarihi bir köşktü. Terk edilmiş görünüyordu, içeride kedilerden başka kimse yaşamıyor olabilirdi. O zaman broşür bırakmanın bir anlamı yoktu. Demir parmaklıkların arkasından evi incelemeye devam etti, camların üstünde beyaz boya damlaları vardı, demek ki ahşap pencere çerçeveleri sonradan tekrar boyanmıştı. Bu bir yaşam belirtisi sayılabilirdi. Sağa doğru mutfağa ait olduğunu sandığı pencereden kırmızı plastik ve olabildiğince çirkin bir süzgeç görünüyordu. Neyden sonra evin tepesinde tüten dumanı fark etti. Demek ki burada birileri yaşıyordu. Kafasında evle ilgili hayaller kurmaya devam ederken dalgın bir şekilde posta kutusuna yöneldi.

Torbasından üç adet Mutlu Döner broşürü çıkardı. Tam o sırada bahçenin o görkemli siyah kapısı açıldı.

Genç çocuk kapı sesiyle irkilmişti. Bahçe çiftçiliği hayallerine kendini o kadar kaptırmıştı ki ne evden çıkan birini görmüştü, ne de duymuştu. Kapının önünde duran kıza öyle bir bakıyordu ki, gizli bir iş yaparken yakalanmış biri gibi açmıştı gözlerini.

Evinden çıkan genç kız ise, çelimsiz ve yağmurdan ıslanmış broşürcü çocuğa sorgularcasına gözlerini dikti. Göz göze geldiler. Bir saniye bir ömür gibi geldi çocuğa; nefesini tıkamaya, beynini durdurmaya yetti. Boğuk ve kısık bir ses çıkardı sadece. Kız ise broşürlere şöyle bir baktıktan sonra, gözlerini devirip yoluna devam etti.

Allah kahretsin, sadece hırıldamıştı! Rezil olmuştu! 

Ne kadar güzeldi gözleri, uzun kirpikleri, küçücük ağzı ve pürüzsüz yanakları. Başak sarısı saçlarını tepeden toplamış yüzünü iyice ortaya çıkarmıştı. Arkasından salınan at kuyruğuna öylece bakakaldı. Neden sonra elindeki broşürleri hatırladı ve posta kutusuna yerleştirdi. 27 Numara. 27 Numara. Aklından çıkarmayacaktı bu numarayı. Evin kendini saklaması bu yüzden miydi, bu güzel kızı mı koruyordu?

Sokakta ilerliyordu ama gözünün önünde sadece kızın hayali vardı. Sarhoş gibiydi. Acaba burada mı oturuyordu? Yani evden çıktığını göre, ama belki akraba veya bir arkadaşında kalmıştır? Ah nereye gidiyordu acaba, bir sevgilisi mi vardı? Bahçeyi düzenleme hayallerine artık kızı da dahil etmeye başlamıştı. Acaba köpek sever miydi?

Bu sorularla boğuşurken siyah bir araba ani fren yaptı. “Önüne baksana çocuk!” diye bağırdı şoför. “Aşık mıdır nedir?”

“Evet abi, aşığım ben” deyip eski Hollywood filmlerindeki gibi bir anda dansa başlamak isterdi ama ortada ne müzik vardı, ne mutlu insanlar ne de güneşli bir hava. 

“Pardon abi.” demekle yetindi sadece. Annesi bayılırdı böyle filmlere. Sabahları seyrederdi. En ufak bir şeyde hop hop, anında şarkıya başlardı oyuncular. Ölseler onu da şarkıyla anlatabilirlerdi. Havada dönen kocaman etekler, parıl parıl gözler, o kocaman gülümsemeler… 

Hayal dünyasından tam olarak kopamasa da şu anda yaptığı işi hatırlatan bu siyah araba, su sıçrata sıçrata yoluna devam etti. Elinde daha çok broşür vardı, bitirmek zorundaydı onları. Bir sokaktan diğerine, oradan bir başkasına yürüyerek, elindeki yükü hafifletmeye çalışıyordu.

Kızın adı neydi acaba? Başak olsa ne güzel olurdu mesela. Narin, yumuşak. Ya da Bahar. Bahar niyeyse soğuk geldi ona. Başak en güzeli. Nelerden hoşlanırdı? Çayı nasıl içerdi? Türk kahvesi içer miydi?

Acaba kıza mektup yazsa? Yok, kesin cevap vermezdi. Hem daha bugün gördü. Gidip kapısında beklese sapık muamelesi görürdü. Mutlaka onunla tanışmanın bir yolunu bulmalıydı. 

Yeni bir tesadüf mü bekleyecekti? Ya 5 ay sonra olursa bu tesadüf? Hayır hayır, bekleyemezdi o zamana kadar. Mektup yazıp tanışmak istediğini yazmalıydı. “Modern bir dünyadayız değil mi, neden olmasın?” Modern ve mektup kelimelerinin uyumsuzluğu onu güldürdü. Herkes birbirini internetten takip ederken, o mektup mu bırakacaktı? Ama kızın adını bile bilmediğine ve tek bildiği iletişim aracı o posta kutusu ise, mektup yazmak en mantıklısı gözüküyordu. Acaba yazsa kız ne zaman görürdü?

Aklındaki sorularla geçen bu sürede broşürleri yarıya indirmişti bile. Sevindi. Karnı acıkmıştı ama olsun bir an önce bitirmeliydi broşürleri. Onları dağıtırken yazacağı mektubu düşünmek ve hayal kurmak için bol bol vakti vardı.

Akşama kadar soğukta evlere, dükkanlara, arabalara broşür koyarak sokaklarda yürüdü. Bu yaptığı işten çok mutlu olmuştu. Eğer bu broşürleri dağıtmasaydı bu kızı hiç göremeyecekti. “Her işte vardır bir hayır” işte tam olarak bu idi. Akşam eve dönmek için sabırsızlanıyordu. Bir an önce yazmalıydı mektubu. Gözleri sevinçten parlıyordu. Ahmet Usta’nın yanına geldiğinde, o bile fark etmişti.

“Hayırdır, ne oldu gözlerin parlıyor?”

“Yok Ustam bir şey” bir an önce eve gidip, mektubunun başına oturmak istiyordu.

“Acıktın mı?”

“Yok Usta.”

“Oğlum akşama kadar çalıştın gel sana bir ekmek arası yapayım.”

Hayır diyemedi, çünkü hayır derse midesi vücudundan fırlayıp “Açım!” diye bağıracaktı.

“Olur Usta, sağol, Allah razı olsun.”

“Lafı mı olur. Ayran da vereyim yanına, içersin.”

“Sağol usta.”

Ahmet Usta ekmeğin arasına dönerleri özenle yerleştirirken, broşürcü çocuk kırmızı sandalyelerden birine çekerek plastik masanın kenarına oturdu. O kadar yorulmuştu ki bir türlü kıza yazacağı mektuba odaklanamıyordu.

“Afiyet olsun.” diyerek bıraktı tabağı broşürcü çocuğun önüne Ahmet Usta.

“Sağol Ahmet Usta.” diyerek yüzüne baktı ve yamulan bıyığın altında o muzip gülümsemeyi gördü. Adam her şeyi anlıyordu. Zarf içinde günlüğünü verdi ona. Ne kibar adamdı, asla açıktan para vermezdi. Ahmet Usta’nın çok mutlu olduğu da söylenemezdi. Öğrendiği kadarıyla hiç bir işte başarılı olamamıştı. Kalan son birikimi ile bu dükkanı  açmıştı. Keşke burada uzun ömürlü olsaydı Mutlu Döner…

Büyük lokmalarla yarım ekmek dönerini hızlıca yedi ve tekrar teşekkür ederek dükkandan alelacele çıktı. Sola döndü ve arnavut kaldırımlı bir sokağa girdi. Otobüs durağı o sokağın sonunda sonra sağdaydı. Büyük adımlarla ilerliyordu. Çok heyecanlıydı. Nasıl başlasaydı mektuba. “Merhaba” mı, “Selam” mı, “Sayın” mı. Yoksa şiir mi yazsaydı? Acaba mektubu okumadan yırtar atar mıydı?

“Abi bir liran var mı?”

Sesin geldiği yöne yere kafasını çevirdi. Küçük kahverengi bereli bir çocuk. “Yok abicim”, dedi ilerledi. İki adım attı atmadı, daha büyük iki başka çocuk belirdi önünde. 14-15 yaşlarında yeni ergenliklerinde olmalılardı. Hayatlarında bir, belki iki kez tıraş olmuşlardı.

Lacivert bir mont giymiş olanı “Paranı ver” dedi. Diğeri ise dünyadan çoktan kopmuş gitmiş gibiydi. Belli ki soğuğu da hissetmiyordu, hırkayla dolaşıyordu ortalıkta.

“Yok, çocuklar.” 

“Paranı ver lan, sikerim belanı!” diye bağırdı çocuk. Tiner ve sigara karışımı bir koku suratına çarptı. 

“Hop n’oluyor!” diye üsteledi broşürcü çocuk. 

“Ne diyon lan sen!” diyerek büyük bir hızla yaklaştı ona, lacivert montlu çocuk,. Broşürcü bir anda soğuk bıçağın büyüklüğünü karnında hissetti. O kadar büyüktü ki belini delmiş olabilir miydi? Bu nasıl bir acıydı? Bağırmak istiyordu. Ama şaşkınlıktan ve acıdan dili tutulmuştu. O sırada çocuklar, cebindeki zarfı buldular. İçindeki  iki adet 50’lik banknotu alıp, zarfı yere attılar ve koşarak uzaklaştılar. 

Genç çocuk, hala ayakta duruyordu. Böyle mi ölecekti? Bu kadar mıydı? Daha kıza mektup yazacaktı! Yapmak istediği şeyler vardı! Hayır ölmek istemiyordu! Arnavut kaldırımları ona yaklaşıyordu. Yaklaşırken de kararıyordu.

Ertesi gün 27 Numara’nın kapısı açıldı. Genç kız posta kutusunun kilidini açtı, faturaları ve broşürleri alıp eve geri girdi. Kutuya gelenler, cep telefonu faturası ve kredi kartı ekstresi, ve bir kaç broşürden ibaretti.

Genç kız elindeki broşürleri sallayarak

“Anne atıyorum bunları.” dedi. Annesi izlediği programdan gözünü ayırmayarak “At.” dedi ve ekledi “Kız duydun mu dün birini bıçaklamışlar aşağıda, parasını almışlar çocukcağızın. Allah ailesine yardımcı olsun, daha 17 yaşındaymış.”

Dalgın bir şekilde “Yok duymadım” dedi kız. Çöp kutusunun kapağını açtı, broşürleri çöpe attı ve geri kapattı ve ekledi; “Artık bıraksalar şu broşür dağıtma işini, kağıt israfı! Bilmiyorlar mı ki hepsi çöpe gidiyor?”

2017

Mutlu Döner öyküsü için hayal ettiğim sokak görüntüsü. 2015-2016 dolayları.

Bu sitede yayınlanan her türlü ses, görsel, yazı, bilgi ve belge, sahibinden izinsiz değiştirilemez, kullanılamaz, yayınlanamaz. Tüm hakları saklıdır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s